*HUZUR VE GÜZELIK ISLAM'DADIR..*


Powered by Audici
Image Hosted by ImageShack.us

İnşallah, kim ne isterse Allah-u Zülcelâl verecektir.


Selam Size Ey Takva Sahipleri!”

“Takva sahipleri öyle kimselerdir ki; melekler canlarını hoş ve rahat olarak alırlar. ‘Selam size. Yapmış olduğunuz (iyi işlere) karşılık girin cennete’ derler.” (Nahl; 32)

Allah-u Zülcelâl bu ayet-i kerimede, kıyamet günü salih kullarının durumunu bize beyan etmektedir. Allah-u Zülcelâl'in baki ahiret hayatı için kendisine bu şekilde hitap etmesini kim istemez. Allah'u Zülcelâl bu şekilde kime hitap ederse, ne mutlu ona!..
Allah-u Zülcelâl, mümin olan kullarının ruhunu, meleklerine emrederek temiz bir şekilde, günahlardan temizlenmiş olarak, hoş ve rahat olarak alırlar. Yani temiz olması; tamamı ile her şeyden kendini temizleyip, kendisini Allah-u Zülcelâl'e veren, daima sadece O'nun rızasını isteyen manasındadır. Çünkü kalbin, ruhun, sırrın temizlenmesi Allah-u Zülcelâl’in yanında çok mühimdir.

Kalbini, ruhunu, sırrını her şeyden çözüp sadece Allah-u Zülcelâl'i isteyen şahıslara; Allah-u Zülcelâl meleklerine; “Gidin onlara müjde verin. Deyin ki; sizin üzerinize selamet olsun, Allah-u Zülcelâl'e halis olarak amel yaptığınızdan dolayı cennete girin” diye emir verir.
Kıyamet günü herkese, Allah-u Zülcelâl yaptığı muameleye göre makam verir. Bu dünyada Allah-u Zülcelâl'e karşı nasıl muamelede bulunursak, O da kıyamet günü bize o şekilde muamelede bulunacaktır.

Dünyada amel-i salih yapmak suretiyle, Allah-u Zülcelâl'i razı eden kimsenin yanına Allah-u Zülcelâl melekleri gönderdiği zaman, o melekten çok güzel bir koku gelir. O şahıs meleğe;

- Merhaba! Sen kimsin, ne için geldin? Diye sorar. Melek de;
- Ben senin ruhunu almaya geldim, ne şekilde istiyorsan öyle ruhunu olayım, diye cevap verir. O şahsın omzunda bulunan iki tane melek, birbirlerine;
- Bu ne güzel bir arkadaştı bizim için. Allah-u Zülcelâl ona çok büyük hayırlı mükâfatlar versin, derler ve ona dua ederler.


Nasıl dünyada perişan olmamak için her insana bir sermaye lazım ise ahiret için de bir sermaye lazımdır. Orada perişan olmamak için insanın elinde bir sermayesi olmalıdır. Bu sermaye de Allah-u Zülcelâl'i sevmektir. Allah-u Zülcelâl'in sevgisi bir kimsenin yanında olursa, o kişi çok zengindir. Bu sermayeyi dünyada temin etmemiz lazımdır. Ahirete gittikten sonra Allah-u Zülcelâl'in aşkını, muhabbetini kazanma fırsatı insanın eline bir daha geçmez.

Onun için henüz bu dünyada iken bunu Allah-u Zülcelâl'den istemek lazımdır. O'ndan istediğimiz zaman, cömerttir, bize isteğimizi inşallah verecektir. Allah-u Zülcelâl kullarına bakıyor. Kul, nasıl istiyorsa, Allah-u Zülcelâl ona nasıl istiyorsa o şekilde verir.

. Onun için daima Allah-u Zülcelâl’e karşı kulluk vazifemizi yapmaya çalışalım ve: "Ya rabbi! Ben senin zayıf bir kulunum. İbadetlerimi yapabilmem ve günahlardan muhafaza olmam için sen bana kuvvet ver" diye ondan talep edelim. Biz kulluk vazifemizi yerine getirdiğimiz zaman, O (cc) kudret ve azamet sahibi olan Allah-u Zülcelâl de bize kuvvet verecektir.

Ebu Hureyre (ra) Ashab-ı Kiram’ın içinde, Peygamber Efendimiz (sav)'den en çok hadis-i şerif rivayet eden zattır. Peygamber Efendimiz (sav) ile çok oturup, kalkmıştır. Bir gün Ebu Hureyre (ra) çarşıda bir arkadaşını gördü ona dedi ki:

- Nereye gidiyorsun? Arkadaşı:
- Çocuklarıma bir şeyler satın almaya gidiyorum, dedi. Böyle söyleyince Ebu Hureyre (ra) dedi ki:
- Eğer ölüm satılıyorsa benim için satın al. Bir kişi şiddetli bir sıcakta, çok susadığı zaman soğuk suyu nasıl sever ve isterse, ben de ölüme öyle aşığım ve onun istiyorum. Çünkü ölümle Rabbimin huzuruna gideceğim.

Oysa biz ölümü duyunca, korkudan titriyoruz. Niçin? Çünkü ölüme hazır değiliz. Ölüme hazır olursak, aynı Ebu Hureyre (ra) gibi onu isteyeceğiz. Çünkü ölüm, mü'min için istirahattir. Ölüm ile dünyanın meşakkati müminin üzerinden kalkar. Tabii onlar bunu bildikleri için bir an önce Allah-u Zülcelâl’in huzuruna gitmek istiyorlardı.

Onlar, Allah-u Zülcelâl'in muhabbetini kazanmışlardı. Nasıl bir kişi, bir dostundan bir süre ayrı kaldığı zaman onu özlüyorsa, bu zatlar da Allah-u Zülcelâl'e âşık oldukları için O’nun huzuruna bir an önce gitmeyi öyle özlüyorlardı.
Bu her müminin görevidir. Her mü'min kendi derecesine göre, denizden bir damla da olsa bu aşkı, muhabbeti kazanmak için gayret göstermelidir.

Kıyamet günü Allah-u Zülcelâl bize:

- Ya kulum! Sen dünyada kimi seviyordun? Diye soracaktır. Korku ve hayâdan dolayı;
- Ya rabbi! Sen benim halıkımsın, Rabbimsin. Ben kimi sevecektim ki, Seni seviyordum, diye cevap vereceğiz. O zaman Allah-u Zülcelâl:
- Yalan söyledin. Sen dünyada benden bahsetmiyordun. Benim zikrimi, ibadetimi yapmıyordun. Aşkla değil, adet olarak insanların içinde bana ibadet yapıyordun, diyecek.  azarlayacaktır.

Onun için şimdi Allah-u Zülcelâl ile aramızı düzeltmemiz lazımdır ki; "Seni seviyordum, Ya Rabbi" sözümüz doğru olsun.

İnşallah, kim ne isterse Allah-u Zülcelâl verecektir. Yeter ki o isteğimizde samimi olalım. Onun kapısında durup yalvararak "Yarabbi! Sen benim isteğimi verinceye kadar, ben senin kapından ayrılmam" dediğimiz zaman, Allah-u Zülcelâl öyle cömerttir ki, mutlaka bize isteğimizi verecektir. Ama samimiyetimiz yoktur...
 ve sanki ihtiyacımız yokmuş gibi hiç istemiyoruz.

15/12/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (yok) Yorum yaz! |

Yaratan Rabbinin Adıyla Oku‏


Yaratan Rabbinin Adıyla Oku

Hepimiz biliriz, ilk inen ayetler 'Alâk suresinin ilk beş ayeti, ve ilk emir de "iqra!", yani "oku!".

Ama ondan önce ilk vahyin indirilişinin bir adım evveline gözümüzü çevirsek...
Allah Rasulu'nün hayatında belli dönemler gündelik telâşelerden, hayat gailesinden, başka insanlardan sıyrılıp, dik ve sarp bir dağda küçücük bir mağarada tefekküre dalmakla geçiyor. Daha sonraki dönemlerde "itikâf" olarak da bir pratiğe dönüştüğünü düşündüğümüz böyle yoğun tefekkür günleri, insanın yeniden kendine gelmesi, yaşam amacını yeniden bulması açısından hiç de boşuna olmasa gerek...

Ve ilk ayetler başlıyor:
iqra bismi rabbikellezî halaq

Önce "oku..." "Okumak"tan Allah'ın rahmetinin eserlerine bakarak yapılan bir kainat okuması da anlaşılabilir, Kur'an'ı okumak da...

Sonra "Rabbinin adıyla oku..." Rab, mürebbiye, terbiye hep aynı kökten türetilmiş kelimeler. Rububiyet kavramında bir tedrîcen kemâle ulaştırma var. Allah Teâlâ'nın bu yaratılış alemindeki herşeyi muhafaza edip, onları sahip oldukları duruma getirmesi var.

Ve sonra "Yaratan Rabbinin adıyla oku."
Burada hilkate atıf çok mânidar.

Çünkü müşrik zihniyetin -rububiyeti ve vahdaniyeti inkâr etse de- yaratılış karşısında gidebileceği en son sınır bilinemezci olmak olsa gerek... Çünkü yaratılış insanda inkâra mecal bırakmayacak kadar açık bir mucize. Ancak geriye dönük teoriler var bu konuda.

halaqal-insâne min 'alaq
O insanı bir alaq'tan yarattı

Kâinat kitabını okuyacak, Yaratıcısına muhatap olacak derecede mühim olan o insan, aslında ilkin sadece bir tek hücrecikti. Evveli sadece bu idi. Allah insanı hemen aslını bilmeye çağırıyor. Tevazuyu hatırlatıyor. Tevazu sahibi olan kurtuluyor çünkü. Kibir ise insanı mahvediyor.

iqra verabbukel-ekrem
Oku, Rabbin ekremdir

Ekrem, yani en büyük kerem sahibi. Verdiğinde karşılıksız veren. Karşılıksız ihsan edicilerin en yücesi.

Okumaya tergibden sonra Allah Teâlâ'nın ekrem olduğuna beyan buyurulması dikkatlerimizi daha çok açıyor.

Sure devam ediyor:
ellezî 'alleme bil-qalem
O ki, kalemle öğretti

İslam'daki ilim vurgusu bile başlıbaşına Kur'an'ın Allah sözü olduğuna delil. Çünkü o döneme kadar Arap toplumu içinde böyle bir anlayış hiç olmamış. Bütün ilimlerin zabtı, muhafazası ve aktarımı ise ancak yazıyla mümkün: "O ki, kalemle öğretti."

Rabbimizin en büyük ikram sahibi oluşunu öğrendikten hemen sonra insana kalemle öğretmesini okuyup da, ilim talibi olmamak ne mümkün...

Buradan farklı bir bakışla insan için en büyük ikramın hakikat bilgisi olduğunu da hissediyoruz. Yani itminane kavuşmuş bir kalp... Yaratılış amacına ulaşıp, O'nun cennetine, belki de Cemâline varan bir dizi manevî ikramlar silsilesine muhatap bir ruh...

Kalemle talimin nübüvvete işaret ettiğini de muhtelif müfessirler zikretmişler.

'allemel-insâne mâ lem ya'lem
İnsana bilmediği şeyleri öğretmiştir

Hayatta kimi sorularımızın cevabını akıl ve beş duyu ile çözebiliyoruz. "Nasıl?" sorusu mesela... Ya da "Ne?". Ancak "Niçin?" sualinin cevabını bize ancak vahiy öğretiyor.

İlk beş ayet burada nihayet buluyor. Ve çok azametli iki ayet çıkıyor karşımıza:
kellâ innel-insâne leyatgâ
Hayır! Muhakkak insan azar
en raâhustagnâ
kendini müstağni gördükçe

Ve insan... Neye sahipse, ona onu Allah verdiği halde, kendinin aslını unutur ve Allah'ın nimetlerine ihtiyaçtan kendini beri görür. İsyan eder. Kibreder. Azar.

Halbuki:
inne ilâ rabbiker-ruc'â
Şüphesiz dönüş Rabbinedir.

Ayetler devam eder:
eraeytellezî yenhâ
'abden izâ sallâ
eraeyte in kâne 'alel-hudâ
ev emera bit-taqvâ
"Gördün mü, namaz kılarken bir kulu men edeni?
Söyle bana! Ya o (namaz kılan kul) doğru yol üzerinde ise!
Yahut takvayı emrediyorsa!"

Ve karşımıza çıkan yeni bir kavram: Takva. Takvayı kısaca Allah'ın emirlerine uygun yaşamak diye özetlesek, çok kısa mı olur?

Devam edelim:
"Söyle bana! Ya o (diğeri de) hakkı yalan sayıyor ve (îmandan) yüz çeviriyorsa?
Allah'ın gördüğünü bilmiyor mu? Sakınsın o. Yok eğer vazgeçmezse, andolsun ki, onu perçem(in)den, o yalancı, günahkar perçemden yakalayıp (cehenneme) sürükleriz."

Kim ki kendi kavm-u kabilesine, ahbabına güvenirse boşunadır:
"Artık o (kendisine yardım edecek) grubunu çağırsın.
Biz de zebanîleri çağıracağız."

Kur'an'daki muhteşem secde ayetlerinden biriyle sure son bulur:
"Sakın, (seni ibadet ve taattan men edene korkup) boyun eğme; (Allah'a) secde et ve (böylece O'na) yaklaş."

İnsana iki emir: Secde et ve yaklaş!
İnsana iki lütuf: Secde et ve yaklaş!

İnsanın kavuşabileceği en büyük iki pâye...

11/11/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (yok) Yorum yaz! |

İnsan hürriyetini sınırlandırmak, insana bir sıkıntı ve azap değ


Bir balık, deniz içinde dilediği yöne gidebilir. Ama onun bu hürriyeti, deniz ile sınırlıdır. Ondan dışarı çıkması yasaklanmıştır. Karalar, ormanlar onun için yasak bölge. Tilkilerle, aslanlarla arkadaşlık etmesi, sanki, haram kılınmış. O, denizde yaşayacak ve ömrünü diğer balıklarla geçirecektir. Bu hürriyet kısıtlaması onun zararına değil faydasınadır.

İnsanın denizi de “helâl dairesi”dir. “Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.” ( Sözler)

İnsan, bu daire içinde kalmak şartıyla, istediği gibi hareket edebilir, dilediği gibi safa sürebilir. Ama bu dairenin dışı, onun için cehennem tarlasıdır.

Buna göre, hürriyeti şöyle de tarif edebiliriz:

“Hürriyet, helâl ve haram dairelerinden dilediğini seçebilme yetkisi ve netice itibariyle de cennet ve cehennem yollarından istediğine girme serbestisidir.”

Kul, hür olmaz. Nasıl olsun ki, kölenin bile hürriyeti söz konusu değil. Kulluk ise, kölelikten çok daha ileri bir bağımlılık. Mutlak mânâda ve sınırsız bir hürriyete sahip olmadığımızı nefsimize iyice kabul ettirmek için şöyle bir düşünelim:

İnsanoğlu, eliyle işitip, gözüyle koku alıp, kulağıyla görebiliyor mu? Hayır.

Öte yandan, aklıyla hıfzedip, kalbiyle anlayıp, hafızasıyla sevebiliyor mu?Cevap; yine Hayır.

Demek ki, insan her organını ve duygusunu yerinde kullanmaya mecbur. Onu yaratan, organlarını yerli yerine koyan ve ruh âlemini akıl almaz bir şekilde tanzim eden, her duyguyu, her hissi ayrı vazifelerde çalıştıran biri var.

Bu organların ve duyguların önüne iki saha açılmış: Helâl ve haram meydanları. Ayağıyla dilediği yere gidip gözüyle istediği yöne bakabildiği gibi, aklını her sahada kullanabiliyor ve hafızasına, olur- olmaz, her şeyi doldurabiliyor.

Bu sermayelerden her biri insanın akıl ve vicdanına emrediyorlar ki: “Bizi dilediğin gibi yönlendiremezsin! Sen irade sıfatını doğru değerlendirmeli ve bizi yaratılış gayemizde kullanmalısın!”

İnsan iradesine tanınan bu hürriyet, bu serbesti, bu seçme hakkı, ne yazık ki, çoklarınca yanlış değerlendiriliyor.

İnsanoğlu, babasına, amirine, devletine karşı gelme hürriyetine sahip olmadığını çok iyi bildiği halde, nasıl oluyor da, Rabbine, Hâlikına, Mâlikine karşı kendini hür ve serbest sanabiliyor!?..

Asrımız alimlerinden Bediüzzaman Said Nursi, hürriyet konusunda çok önemli bir noktaya şöyle parmak basıyor:

“Bazı sefih ve lâübaliler hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmarenin esaret-i rezilesi altına girmek istiyorlar.” (Hutbe-i Şamiye)

Hür olduğunu, dilediği gibi hareket edebileceğini iddia eden bir insan, gerçekte nefsinin esareti altına girmiştir. Nefsi ona kötülüğü emreder; o da bu emre kayıtsız şartsız itaat eder. Bu esaret, rezil bir esarettir. Bir alimin hizmetine girmiş bir insanla, bir soygun şebekesinde çalışan bir başka insan ilk bakışta aynı noktada birleşirler: İkisi de emir altındadır. Ama birincisi büyük bir şereftir, sonu ilim ve irfana çıkar. Diğeri ise rezalettir; neticesi azap ve zindandır.

Alaaddin Başar (Prof.Dr.)

7/11/2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (yok) Yorum yaz! |

<Önceki Yazilar |